Tarafsızlık ve medya ilişkisi

Medya dilinin kitlesel bir ateşleyici olduğu noktasına daha önceki yazımda (Bakınız:`https://analizhatti.wpengine.com/medya-duzeni-uzerine-iyi-niyet-medyasi/`) değinmiştim. İnsanları etrafınıza toplamanın ya da teker teker bölmenin en meşru yönteminin bu olduğu konusunda artık hem fikir olduğumuzu düşünüyorum.  Bu kanı ve değindiğimiz noktalar arka cebimizde referans olarak dursun, biraz medyanın, medya gruplarının yayın süreçlerinde ve izlediği yayın stratejilerinde hangi safta durduklarına ve daha çok hangi bayrağa selam verdikleri konusuna değinelim. 

Öncelikle medyanın; yalnızca topluma haber ve bilgi aktarma işleviyle yüklü kamusal hizmet üreten bir kurum olmadığı gerçeğinde uzlaşalım. Medya, kuruluşu itibari ile aslında bu amaca hizmet etmekteydi ancak günümüzde bu durumun temel amaç olmadığını görmekteyiz. 2. Plana itilen toplum bilinçlendirme, haber aktarımı gibi faktörler yerini medya aracılığı ile eğlence odaklı bir sektörün aracısı haline getirdi. Kamusal sorumluluğu yerine getirmekle yükümlü gazetecilik mesleği de bu amaç kaymasından nasibini almıştır. 

80’ler sonrası yaygınlaşmaya başlayan liberalizm ile birlikte kamu hizmeti ve kamu yararı gibi faaliyetler aşınmaya uğramıştır. Kamu yararının yerini doldurmaya başlayan sermaye etkeni gücünü medya sektöründe de göstermeye başlamıştır. Artık medya-sermaye-devlet üçgeni aktörleriyle bir endüstri inşa edilmiştir. İnşa edilen bu endüstride haber medyası, medya yöneticileri ile ekonomik ve siyasi iktidarın etki alanına girmiştir. Medyanın endüstriye dönüşmesiyle, kuruluş amacından sapmasına, kamu faydacılığının terk edilmesine, demokrasiye katkılarının geri plana itilmesine şahitlik etmekteyiz. Sermayenin sahneye çıkmasıyla birlikte ekonomi kavramı medyanın arka planında başrolde yerini almıştır.  Yani bugün medyayı eleştirirken tek bir faktör üzerinden değerlendirmemizi yapamayız. Güç/iktidar, ekonomi, ticari kaygılar gibi dayanaklar üzerinden işleyişini sürdürmekte olan bir alandan bahsediyoruz.

Bir basın özgürlüğüdür gidiyor. Nedir bu basın özgürlüğü? Öncelikle ‘özgürlük’ kavramının üstünde duralım. Biz insanlar özgürlük kavramını; ‘yapabileceklerimizde sonsuz sınırsızlık’ olarak algılıyoruz. En büyük hata da burada başlıyor. Özgürlük kavramını yüzeysel bakış açısından kurtardığımızda fark edebiliyoruz ki bir yanılsamadan öteye gidemiyor. “Bir kişinin özgürlüğü, başkasının özgürlüğünün başladığı yerde biter.” temeline dayanan felsefe yaklaşımı bize durumu çok net anlatmaktadır. Buradan şu sonuç çıkarılıyor; özgürlük aslında var olmayan içi boş bir terimden fazlası değil. Buna gündemden bir örnek vermek istiyorum. Yeniden tartışma konusu olarak karşımıza çıkan -karma eğitim- meselesi…  Toplumun bir kesiminin beklentisi olarak karşımıza çıkan eğitimde teklik sistemi… Bu alanda çalışma yapılmasına karşı olan toplumun diğer kesimi… Peki bu durumda hangi taraf özgür? Hangi ihtiyaç gurubunun beklentisi karşılanırsa, diğer görüşte olan tarafın özgürlüğü aşındırılmış olacak. Yine benzer bir örnek olarak; sosyal medyada ses getiren bir paylaşım karşımıza çıkmıştı geçtiğimiz haftalarda. Metroda, bir kadının tesettür giyiminden rahatsız olan diğer kadının bu konuda tartışma başlatması oldukça dikkatleri çeken bir konuydu. Özellikle birini inanç veya kıyafet özgürlüğü tercihinden dolayı eleştirirken şu cümleleri kullanmıştı: “Ben özgür bir devlette yaşıyorum, düşüncelerimi özgür olarak ifade edebilirim, burası Türkiye Cumhuriyeti, istediğim kadar ben konuşabilirim, çünkü burası demokratik bir devlet.” Şimdi soruyorum sizlere, demokratik bir ülkede yaşadığını, istediği gibi konuşabileceğini çünkü özgür bir devlette yaşadığını ifade eden bu hanımefendi, sadece istediği kıyafeti giyme özgürlüğünde bulundu diye mi kendisi gibi olmayan birini psikolojik şiddete maruz bıraktı? Demek ki bir kişinin özgür olabilmesi demek, diğer bir kişinin özgürlük hakkından yoksun bırakılması demek oluyor. Özgürlük de sadece belli kişilere tanınan bir hak olmadığına göre özgürlüğün çok kısıtlı bir kavram olduğunu görüyoruz. Aslında bu olay toplum olarak özgürlükten ne anladığımızı çok güzel bir şekilde anlatıyor.  Peki gurur kaynağı yaptığımız içi boş olan bu kavram için medyada durum nasıl? Yine bu ikinci örnek üzerinden düşüncelerimi paylaşmak istiyorum. Bu olayı haber olarak sunan kanal, haberi ‘inanç özgürlüğüne saldırı!’ başlığı ile yayınlarsa; diğer kadının düşünce özgürlüğüne saygısız bir tutum gerçekleştirmiş olacak. Demek ki medya için özgürlük yokmuş. Sadece olanı aktarma söz konusu olabilir. Peki gazeteciler, yazarlar, düşünürler… Onların fikirlerini halka sunmak için bu işin mutfağında olanların durumu nasıl işliyor. İşte burada ‘bakış açısı, güç, ekonomi…’ gibi unsurlar üzerinden sistem yürütülüyor. Yani ipin ucu her türlü tarafçılığa dayanıyor. Bunu kabul etmemek gerçeklikten yüz çevirmekten başka bir şey olamaz.


Bu durum ile bunun cevabını verirken medyanın arka plandaki yönetim faktörlerini görmezden gelemeyiz.  Sadece medya patronunun görüşleri bağlamında medyanın yönlendirildiğini düşünmek büyük bir hata olur. Haber medyasının işleyişinden bahsederken işin siyasal ve ekonomik boyutunu temel inceleme konusu yapmalıyız. Günümüzde medya ticari bir işletme gibi faaliyetini yürütmektedir. Bu şekilde işleyen bir sistemde kâr güdüsü, asıl amaç olarak karşımıza çıkmaktadır. İşin ticari kaygı boyutu ise beraberinde güçlü olanın yanında yer alma ihtiyacını doğuruyor. Bu etkileşimin doğal bir sonucu olarak hükümet medyası oluşumu var oluyor. Neden sonuç çerçevesinde medya- iktidar ilişkisinin analizini yaptığımızda iktidar medyası kaçınılmaz bir son olarak karşımıza çıkıyor. Hükümetlerin gündem belirleme kapasitesi, medya patronlarını ekonomik kaygı ile, iktidarın gündemine hizmet eden bir aracı haline dönüştürüyor.  

Robert M. Entman’a göre; “ana akım yaklaşımda medya toplumun aynasıdır. Yani medya toplumdaki olay ve olguları yurttaşlara yansıtır. “olması gereken medyanın tanımı budur. Ancak Entman, izleyicinin sınırlı zevkleriyle sınırlanan ve bilgi kaynağını siyasi elitlerden oluşturan bağımlı bir haber sisteminde fikirlerin serbest pazarından söz etmenin mümkün olamayacağına değiniyor. Bu bağlamda; basın hem yurttaşların ilgilerini uyandırarak hem de hükümeti sorumlu tutmaları için onlara gerekli bilgiyi sağlayarak demokrasiyi geliştirmesi gereken bir yapılanma olmalıdır. Ama sistemin işleyişinde bunun pek de mümkün olmadığını görmekteyiz. Genellikle meta üretimi içinde belirlenen ve siyasi ideolojinin savunuculuğunu yapan haber medyası, sistemin konjonktürünü bizlere örneklendirmektedir. 

Yapılan bir çalışmaya göre; gazetecilerin, kamu yararı içeren olayları/durumları neden habere dönüştüremediklerinin gerekçeleri; ‘iç siyasi baskılar, medya sahibinin finansal çıkarları ve reklam verenlerin baskısı olarak’ sıralanmıştır. 

Medya dediğiniz şey, insanlara içeriği, haberi ne kadar lezzetli ve nasıl bir şölene dönüştürerek sunduğunuza bakar. Bu yapılanma da ekonomik oluşumunu tamamlamış ve güçlü bir partner -iktidar- bulmuş medya işletmeleri! için geçerli olabilmektedir. Hâl böyle olunca ‘curcuna ve kaos medyacılığı’ her geçen gün ivme kazanarak yoluna devam eder. Durumu azınlıkta olan muhalefet kanalından incelediğimizde de karşımıza farklı bir tablonun çıktığını söylemek ne yazık ki mümkün olmuyor. Karşıt grupları ‘karalama ve lekeleme politikası’ politik medyanın (iktidar, muhalefet farketmeksizin) temel çalışma prensibi olarak ötekileştirmeye devam ediyor.

Birbirimize sımsıkı bağlı bir millet olmamıza rağmen sabah işe, okula giderken; toplumun birbirinden kaçtığını, gergin olduğunu ve rahat olmadığını görüyoruz. Akşam izlenen yayınlar, okunan haberler, medya savaşları; sabah karşımıza çıkan kişinin bizden olmadığı gerekçesiyle sadece ideolojisi farklı veya mezhebi aynı değil diye önyargılarımızla zihnimizde ki giyotinle idam etmemize neden oluyor. Dünya üzerinde de sistemin farklı işlemediği bir gerçek.

Peki ya çözüm nedir? Bu sistemin akıl oyunlarında ezilen toplum için ne yapılabilir? Doğrusunu söylemek gerekirse bu durumun değişebileceğine bizi inandıracak bir teori günümüz dünyasında mevcut değil. Liberal dünya sisteminde her kavrama şirket yönetme politikasıyla yaklaşıldığı için, ticari kaygılar ön planda yer alıyor. Bu sistem de henüz değişecek gibi durmuyor. Güçlü olanın yanında yer alma isteği en doğal insan psikolojisidir ki, işletmelerin psikolojisi de bu şekilde işlemektedir. Bu yüzden her gün tartışma konusu olan tarafsızlık kavramını artık zihinlerimizden kazımalı, bu beklentiden kurtulmalıyız. Medyanın tarafsızlığı, bulunduğumuz dünya düzeninde rasyonel bir yaklaşım değil. Yukarıda bahsettiğimiz faktörler ile yayın politikasını belirlemiş olan haber medyacılığı bir amaca hizmet ettiği için o çizgide yürümek zorundadır ve buda mantığa aykırı bir yaklaşım değildir. İktidar medyası yok olamaz ancak, dozajı düşürülebilir. Bana sorarsanız bunun da tek yöntemi; iktidar kanadında ki bireysel olgunluğun faaliyette olmasıdır. Gelişmişliğini hayranlıkla uzaktan izlediğimiz Baltık Ülkelerindeki politikacıların yaklaşımı gibi olmalıdır. Muhalefeti sindirmek yerine, her daim canlı tutmak isteyen politikacılar, eleştiriyi kabul eder ve muhalefet kanadı eleştirilerinden çıkardıkları dersler ile güçlenerek zirveye tırmanırlar. Yani aslında bizi kimse eleştiremez mantığını tamamen kenarda bırakarak, kamuoyunun ve/ya muhalefetin, hata olarak sunduklarına çok önem vererek, bu hataların düzeltilmesi üzerine çalışmalarını geliştirirler. Konunun özü şudur ki, iktidar muhalefetin sesini dinleyerek muhalefeti başarı merdivenlerinde bir basamak olarak kullanabilir. Bunu da medya aracılığı ile başarabilir. Yani iktidar siyasetçileri, “zirvedeyim sesin gelmiyor “tutumundan uzaklaşırsa; medya, iktidar, toplum entegrasyonu kazan kazan politikasına başarılı bir örnek sunabilir. 

Elif SIĞIN
[email protected]

Elif Sığın, Uluslararası İlişkiler, İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi mezunu olup, AHSAM Araştırma Merkezi’nde Araştırma görevlisi olarak çalışmalarını sürdürmektedir.